Tanrı Vergisi Kıllar

Avrupa’da genellikle kadın ve erkeklerin koltuk altları, başka bilmem nereleri kıllıdır. Temizleyene, uzatmayana pek az denk gelinir. Biz onların durumunu, onlar da bizim durumumuzu görünce karşılıklı soruyorduk :

– Neden sizin koltuk altlarınız, oralarınız kılsız?

– Bizde oraların temiz olması gerekir. Kıl arpa boyunu geçmeyecektir. Öyle alıştık. Kazırız, temizleriz. Ya neden sizin koltuk altlarınız, oralarınız kıllı ?

– Bizde oraların kılları Tanrı vergisi sayılır. Dokunulmaz. Yıkarız yıkamaya ancak genellikle kesmeyiz.

– Al haa… Oralarınızın kılları Tanrı vergisi de saçlarınız Tanrı vergisi değil mi? Neden sık sık berbere gidip kestirir biçtirirsiniz, düzelttirirsiniz, binbir biçim verdirirsiniz?

– Dediğiniz doğru ama bizde öyle alışılmış artık… Sonra insanın orası burası kılsız olunca kabağa benziyor… Ayrıca bizim erkeklerimizin böyle hoşuna gidiyor… Çayırda mantar aramaya benzetiyorlar…

– Allah Allah. Biz sizi uygar sanırdık ama siz de kıl uygarlığı pek yokmuş. Birçok konuda temizlik örneğisiniz, yanlısısınız ama bu konuda pek tutar tarafınız yok gibi bizce… Ne diyelim ? Bu da Avrupa uygarlığının kıllı yanı deyip geçmekten başka çıkar yol kalmıyor..

Standart

Oğlum Sana Eşşek Demeye Geldim…

Kırk elli yıl kadar önce Kemerhisar’lı yaşlıca bir kadın eşeğini yitirmiş. Bulamamış. Durumu anlatmak için o sıralarda Niğde’de askerliğini yapan oğluna gitmiş. Giderken de oğlunun komutanına bir sepet üzüm götürmüş.

Komutan almış yanına yaşlı kadını. Ne istediğini sormuş. O da oğlunu görmek istediğini anlatmış.

Komutan bir eri, oğlunu çağırıp gelmesi için göndermiş. Bu arada kadın elindeki üzüm sepetini vermiş ona.

Komutan:
-Yok ana, demiş, gerek yok. Ben üzüm filan istemem.
-Al oğlum, çekinme al. Sana getirdim. Ye. Yazın bizde üzümü nasıl olsa it de yer kurt da. Onun için hiç çekinme al…

Komutan bu sözler karşısında şaşkın şaşkın bakarken içeri kadının oğlu girmiş. Bir de komutan ne görsün!
Karşısında, kadının oğlu diye gelen, kendisine sekiz ayda sağı solu öğretemediği Mustafa adlı birisi değil mi?

O bakınıp dururken, yaşlı kadın oğluna:
-Oğlum, Mustafa, sana eşşek demeye geldim… demiş.

Duruma bakan komutan ne desin?
-Böyle anadan ancak böyle Mustafa doğar… Haydi gidin. Ne haltınız varsa görün… diye salmış ikisini de.


Standart

NERDEN BULDUN?

Türkiye’de, yasaların işle(til)diği bir dönemde, yasadışı gelirlerin gösterilip yasal açıdan gerekenin yapılması için yasa çıkarılması düşünüldüğünü okumuştum.

Sonra ne olduğunu bilmiyorum. Kişisel uğraşlar kimi düşünceleri bellekten çıkarıyor. Yaşın ilerlemesi de bunda yardımcı oluyor, şimdi  80 (seksen) yaşını aşmış olmam gibi.

Öyle de olsa, kimi sorular sorulup, araştırmalar yapılıp, yasal açıdan gereken yapılabilir. Örneğin, oldukça iyi tanıdığımı söyleyebileceğim Tyana/Kemerhisar bölgesinde, kimi kişilere şu sorular sorulup yasal karşılık vermesi, verdikleri, verecekleri, olası karşılıklar, doğru olmadığında, gerçeği yansıtmadığında, gereken yasal işlemler yapılabilir, yapılabilmeli:

-1)        Sen altındaki milyonluk arabayı hangi gelir kaynağıyla satın aldın? Belgele!

-2)        Sen bir milyon dolara satmaya çalıştığın “mumya”yı hangi yollarla elde ettin?

-3)        Birkaç yıl önce, Bor’a gidip “Sanayi”deki arabamızı almak için beklerken, birisi, beni, korkunç  değerli arabasına aldığında şöyle demişti:

            -Şimdi, uydularla, nerde define olduğu görülebiliyor….

Demek ki, bu kişinin, pek çok, yasal olup olmadığını bilmediğim, yerlerle bağlantısı vardı bu sözleri söyleyebilmesi için!

Girişimleri, elindeki olanaklar, bunu doğrular gözüküyordu.

-4)        Geçen yıl (2025), Ağustos ayında olmalıydı.  Çok eskiden beri tanıdığım birisi, benimle görüşüp konuşmak için evime geldiğinde, doğru olup olmadığını bilemiyeceğim, şunu söylemişti:

            -“Salmanlı Tepesi’ni birilerinin satın aldığı” konusunda bir duyum aldım. Doğru mu acaba?

Benim bilgilerime dayanarak, bu duyumun, Salmanlı ile Havuzlu’yu (Baraon’u) yeraltından da birleştirdiği düşünülebilecek, Göreme ve  çevresindekilere benzer, olası, bir yeraltı kentinde, definecileri umutlandıran bir şeyler var demektir.

-5)        Tyana Höyük Kazı Başkanı, sağlık nedeniyle, 2013 yılında, gelemeyip kazı çalışmalarını yürütemediğinde, kazıların en önemli noktası “Kemerkapı”da, kuzeydeki birkaç katlı evin içinde, define araştırmaları yapılmış, Kemerhisar’dan en azından 35-40 kişinin işbirliğiyle, yeraltına doğru 17 (onyedi), doğuya-batıya doğru (yanılmıyorsam) 30ar metre giden çukurlar kazılmış, resmen görevli kazı bekçisi, daha önceki yazılarımda da açıkladığım gibi, gelip uyardığında, onun da katılması istenmiş, bekçi, görevi nedeniyle, yüz metre bile ötede olan Jandarmayı harekete geçirememiş, bağlı olduğu Niğde Müzesi’ne başvurmuş, orda o sırada bulunan görevlinin de  sıkı tutumu nedeniyle, Kemerhisar Jandarması gelerek ordaki kişileri tutuklamış.

Bunların arasında “Fransuva Baloğu” adlı, annesi yabancı olabilecek biri de varmış.

Bor Mahkemesi bunları adam başına 1054 lira cezaya çarptırıp … salıvermiş, bırakmış.

O sıralarda Niğde Müzesi’ne bakan, şimdi emekli, birine telefonla o çukuru ne yaptıklarını sorduğumda şöyle demişti:-Beton kapakla kapattık. Ben gidip gör(e)medim, göremezdim de, söylediiğinin doğru olup olmadığını!

Kemerkapı’daki evin sahibi hep şunu söyleyerek, herkese gözdağı vermeye çalışmış:

-Bizim yukarılarda çok güçlü koruyucularımız var. Kimse bize bir şey yapamaz! Tanıdığım, resmi görevli olan birine de aynı gözdağını vermeye çalışmış.

Bütün bu olayları kazı bekçisi gelip bana anlattı.

Ayrıca, anlattıkları arasında,  şu da vardı:-“Ertesi yıl kazıcılar geldiğinde, kazı başkanının bana karşı çok kötü davranmasının nedenini anlayamadım!”

Sonradan öğrendiğime göre, kazı bekçisi de bu olay ve olaylarla ilgili kişiler konusunda kesinlikle konuşamıyormuş, korkudan, korkuttuklarından!

Son Niğde Valisi ile de yazışmalarımız oldu. Definecilik konusunda yaptıklarımı belgeleyerek anlattım. Teşekkür etti. Bu konuda elinden geleni yaptığını, yapmakta olduğunu, yapacağını belirtti.

Bu yazımı okuyacak, kişiler, özellikle Kemerhisar/Tyana’lılar, sizler ne diyorsunuz, sizlerin düşünceleriniz nedir?

Bu yazımı görüşlerinizi de bildirerek paylaşırsanız, sevinirim, mutlu olurum!

Venedik/İtalya. 07.04.2026

Standart

Kaçıncı Havva’nın Çocuklarıyız ?

Gene, az önce adı verilen kitapta yazıldığına göre bizim kutsal kitaplardan adını öğrendiğimiz Havva anamız birinci Havva değil üçüncüsüymüş. Dinleyin bu iş nasıl olmuş!
Tanrı Adem babamızı yaratmış. Bahçesine koymuş ama Adem’in yalnızlıktan canı sıkılmış.

-Baba bana bir yoldaş yarat, demiş.
Tanrı da Havva’yı yaratıp göndermiş. İkisi birlikte gezerlermiş. Bir gün nasıl olduysa Adem Havva’yı altına almış sevişmek için.

Havva da:
-Olmaz böyle, demiş. Niye sen üste çıkacaksın da ben altta kalacağım. İkimiz de eşitiz. Çamurdan yapıldık. Bu işi yan yana yapmamız gerek. Değilse uğraşma boşuna.


Adem de ne de olsa erkek kabadayılığı olduğu için onu dinlememiş ve zorla ırzına geçmeye çalışmış. Havva da Tanrı’nın sihirli bir adını söyleyince yok olup gitmiş.


Adem de dolayısıyla hava almış. Bakmış ki yalnızlık kötü. O da anlamış “Bekarlık sultanlıktır” sözünün pek doğru olmadığını :
-Babaa, demiş, bana bir Havva daha yapsana!


Tanrı da Adem’e bir Havva daha yapmaya başlamış. O Havva’yı hazırlarken Adem bir çalının ardından bakıyormuş. Havva bitip hazır olunca midesi bulanmış tiksinmiş.
-Ben bunu da istemem, demiş.


Tanrı anlamış gene bu işin de yolunda gitmediğini Adem’in göreceğini düşünmediği için. Ve koyulmuş üçüncü Havva’yı yapmaya. Ama bu kez Adem’in görmediği bir yerde Havva’yı hazırlamış. Adem’e vermiş. O da kabul etmiş. İşte bizim Havva anamız buymuş.


Artık nereye kadar doğru bilemem. “Ben elin yalancısıyım” sözü gibi ben de başkalarının yalancısıyım. Yalnız gördüğüm kadarıyla gene Havva anamız ağlıyor gibime geliyor. Eşitlik pek var denemez. Hep Adem’in borusu ötüyor ya da öttürülmesine çalışılıyor, şimdiki düzende de…

Standart

Tanrı’nın Adaleti

İsviçre’deyken bir tanıdık bana zenginliğin, fakirliğin Tanrı’nın adaletine göre olduğunu, dolayısıyla, böyle kabul edilmesinin gerektiğini söylemiş ve aşağıdaki Nasreddin Hoca fıkrasını anlatmıştı.

Bir gün Nasreddin Hoca öğrencileriyle ders yapmaktadır. Bir kadın ya da adam elinde bir sepet cevizle gelir.

-Hoca, der, bunu size getirdim. Öğrencilerinizle yiyin.

Hoca da ceviz sepetini alır. Dağıtmadan önce sorar:

-Çocuklar, bunu Tanrı’nın adaletine göre mi yoksa insan adaletine göre mi bölüştüreyim?

Öğrenciler Hiç düşünmeden:

-Elbette Tanrı’nın adaletine göre bölüştüreceksiniz, derler.

Hoca başlar sepetteki cevizleri dağıtmaya:

-Beş sana, iki sana, on sana, yedi sana, sana yok, yirmi sana… Ve bitirir. Ama öğrencilerin kimisine az, kimisine çok ceviz düşmüş, kimisine ise hiç ceviz düşmemiştir.

-Olur mu böyle Hoca, derler, kimimiz beş, kimimiz on, kimimiz yirmi aldı, kimimize bir tek ceviz bile düşmedi.

-Ben ne yapayım, der Hoca, siz Tanrı adaletine göre dağıtmamı istediniz.

Bunu dinleyince ben gülmeye başladım. Bizim tanıdık kendi diliyle tuzağa düştüğünü anladı.

-Eyvah dedi. İşi yatırdık.

Standart

Nur İçinde Dikilsin

Her ülkenin kendine göre bir ölü gömme biçimi vardır. Genellikle toprağa uzunlamasına yatırırlar. Ve bu nedenle de “Nur içinde yatsın!”a benzer dileklerde bulunulur.

Ancak yer darlığı ya da başka nedenler yüzünden bu her zaman ve her yerde olmuyor. Bilindiği gibi kimi ülkelerde ölüleri yakarlar. Dolayısıyla gömme ve toprak sorunu yoktur. Yer darlığı sorunu bulunmakla birlikte toprağa gömme geleneği olan yerlerde ise kimi yetkililerin aklına bazı çözümler geliyor. Orneğin bir zamanlar Türkiye’de Manisa belediye başkanının, yer darlığı yüzünden, ölüleri dikine gömmeyi önerdiğini gazetelerde okumuştuk. Bunu duyan bir yakınım ise şöyle yorumlamıştı:

Ölüyü dikine gömerlerse nasıl deriz “Nur içinde yatsın” diye. Bu sözü değiştirip “Nur içinde dikilsin!” demek gerekecek. “Olur mu öyle şey?”.

Ya yanlamasına konulanlara ? Onlar için de “Nur içinde yan gelsin!” mi diyeceğiz?

Kolay değil beyler kolay değil değiştirivermek gelenekleri.

Standart

Ölü Kaldırma Kavgası

Ölüm güzel şey değildir, ne derseniz deyin. İsterseniz terimlerini başka dilden alın, taklalar atın. Adı üstünde. Öyleyse en iyisi bunun türkçelerini söylemek bizlerde olduğu gibi.


Bir kişi “vefat” etmez “ölür” bizde. “Cenaze”si kaldırılmaz, “ölü”sü kaldırılır. “Morg” yoktur “ölü damı” vardır. İşte türkçeleri budur ölüm karşısında bile yabancı dil hastalığını bırakmayan beyler öğrenmek istiyorlarsa…

Her neyse gelelim konumuza. Kişilerin ölümü kendileri için güzel değildir ama kalanlar için de değildir. Köyde filan öldünüz mü pek sorun olmuyor. Eş dost kaldırıyor, götürüp çukura koyuyor o kadar. Ama ya kentlerde bu böyle mi ? Türkiye’yi bilmiyoruz ama burda neler oluyormuş gazetelerde okuduğumuza göre.

Birisi hastanede öldü mü hastane içindeki hastabakıcılar yarış ediyorlarmış “Ölü Kaldırma Kuruluşları”na önce haber verip para alabilmek için. Sonra bunlar da birbiri aralarında yarışa giriyorlarmış “Ölüyü sen kaldıracaksın yok ben kaldıracağım” diye. Aralarında çatışma da oluyormuş ama ölen kalan oluyor muymuş bilmiyorum. Belki de oluyormuş. Yani bir ölü kaldıralım derken ölü sayısı artıyormuş.

Neden böyle birbirleriyle yarış ediyorlar, kavga ediyorlar? Ölüye saygılarından mı ?

Yok beyler yok ! Ölüye saygılarından değil, paraya hem saygılarından hem de çook sevgilerinden…


Standart

Yiyecek, Giyecek ve Düş (Rüya)

Sizleri bilmem ama benim rüyaların çoğu, yalnızca gördüğüm, düşündüğüm, yaşadığım konularla ilgili olarak değil, gece yatarken yediğim, giydiğim şeylere bağlı olarak da gerçekleşiyor. Bunu denediğim, her gece de rüya gördüğüm için kesinlikle söyleyebilirim. Başkaları için şaşırtıcı, olmayacak gibi gelebilir ama bence değil. Yıllardır bu böyle. Bu nedenle de yatarken herkesin giydiği pijamaları giyemiyorum. Hangi maddeden yapılı pijamaların korkulu, hangilerinin korkusuz rüya gösterdiklerini bildiğim için ona göre giyinip yatıyorum. Unutup da başka türlü giyersem o gece çektiğimi ben bilirim.


Yiyecekler de öyle, Özellikle akşam ya da yatmadan önce yediğim yiyeceklerin cinsine göre değişik rüyalar görüyorum. Söylediğim zaman inanmıyorlar.


-Yok canım sende, diyorlar, olmaz öyle şey. Rüyalar yiyeceklere, giyeceklere değil başka nedenlere bağlıdır.


-İster inanın, ister inanmayın, ben kendi üstümde yıllardır denediğim için, hiç olmazsa kendim için bunun böyle olduğunu söyleyebilirim. Orneğin dün gece fasulye rüyası gördüm.

-Yani rüyanda fasulye mi yedin ?

-Yok yahu dün akşam fasulye yediğim için gece de ona bağlı bir rüya gördüm. Hepsi rüyadır ama bu fasulyeli pilav gibi bir rüya oluyor işte. Hemen her zaman öyle.

-Başka ?

-Başka zaman da öyle. Hepsini bir bir sayamıyacağım ama hep aynı çeşit rüyaları görüp uyandığımda düşünüyorum ne yediğimi. Çıkarıyorum hangi yiyeceğe bağlı olduğunu.


-En ilginci hangisidir bu rüyalarının ?

-Yüzde yüz doğruluğu konusunda güvence veremem ama geçenlerde ne oldu biliyor musun? Akşam patlıcan yemeği yemiştim. Rüyamda hiç görmediğim ayıyı gördüm…

Standart